11 Temmuz 2016 Pazartesi

Nilgün Marmara'ya


ertelenmiş bir intiharım ben
her şey güzel olacak yalanına inanan
ve kendime saplamak için tuttuğum
paslı bir bıçaktır yaşam
nefes aldıkça kanatan
aşkları orgazmlarından kısa süren insanlar!
neden tutuyorsunuz beni?
bırakın düşeyim kendimi dünyanın nüfusundan
kirli hesaplarından
ve kirli ellerinden tanrının
taşınmaz bir hal ekidir yaşam
sürükleyerek ardımdan götürdüğüm
durup durup eksilttiğim
dürüp büktüğüm
bir hesap defteridir ömrüm
zengin bir kaynak gibi akar
hevesim kursağımdan içeri
bırakın onlara gömüleyim
gözlerim ölü kuşlar cehennemi
büyüyen bir ölüm var karnımda
hevesle beklediğim
suyum geldi, kurudu yaşam
bırakın bir avazda öleyim
Fatoş Kara

Mutlu Bir güne Dair

      Mutlu uyuyup, mutlu uyanacak kadar şanslıyım bugünlerde. Dakika farkıyla kaçırdığım otobüse, son sigaramın istenmesine, vitrinde görüp beğendiğim elbisenin istediğim bedeninin tükenmesine, yeni sürdüğüm ojeli tırnağımın bir yere değmesine, uykumun en güzel yerinde alarmın çalmasına gülüp geçecek kadar da neşeliyim üstelik. 
       Söz dilime değmeden, yaş gözüme düşmeden bilip beni anlayacak, sevgisiyle sarıp sarmalayacak birine sahibim çünkü. sebepsiz yere gülecek, dilimden aşk şarkılarını düşürmeyecek, yaşadığıma şükredecek kadar mutluyum ben bugünlerde.

10 Temmuz 2016 Pazar

Acıya Uyanmak



Gene aynı saatte uyandım, hiç şaşmıyor, kurduğum saatin çalmasından on dakika önce uyanıyorum hep.  Saatin çalışıyla sen de uyanacaksın ve ben, senden önce uyanamayıp seni izleme fırsatından mahrum kalacağım, düşüncesiyle saatin çalmasından önce uyanmak bilinçaltıma yerleşmiş, istesem de daha geç uyanamıyorum. Hatırlıyorum, çok hasta olduğum zamanlarda da bu hiç değişmedi. 

Uyanıp önce seni izliyor, sonra usulca yataktan çıkıyor kahvaltıyı hazırlıyorum. Sessiz olmaya özen gösteriyorum, mutfaktan gelen seslerle değil, benim öpüşlerimle uyanmalısın. En sevdiklerin;  kızarmış ekmek ve omlet,  masanın başköşesinde… Evet, her şey tamam olduğuna göre seni uyandırabilirim.
 Parmak uçlarıma basa-basa geliyorum yanına, yanağına kondurduğum bir öpücükle gözlerini açıyorsun. Allah’ım! “Bu gözleri görmeden yaşayamam” diyorum, sen bana gülümserken. Neşe içinde kahvaltımızı ediyoruz, sonra birlikte evden çıkıyor, aynı otobüse biniyoruz iş yerlerimize gitmek için. Sonra… Sonra, acı bir siren sesi!  Günlerce yoğun bakımda yatışım ve hastaneden taburcu olana kadar ölümünü bilmeyişim! 

Beş yıl geçti aradan… Gene aynı saatte uyanıyorum, ama bu kez mutlulukla değil, kaza anındaki acı siren seslerini duyarak. Önce yatağımdan kalkıp protez bacağımı takıyorum, sonra kahvaltıyı hazırlıyorum; Omlet ve kızarmış ekmek… Öylece duruyor masada, sen yoksun, elimi hiçbir şeye sürmüyorum.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Ben bir Kere Ölmüştüm

Ben bir kere ölmüştüm. Kederden örülmüş duvarların yıkıntıları altına gömülmüştüm. O gün bu gündür aranızda yaşıyor taklidi yaparak gezindim, siz bilmediniz. Bilmediniz acının kıymık kıymık yüreğime nasıl batıp kanattığını, gözlerimden kanlı yaşlar aktığını. Ayaküstü sohbetlerle, sahte tebessümlerle ve yapay nasılsın sözleriyle geçiştirdiniz bana olan ilginizi. Sevginiz de, ilginiz de sizin kadar sahteydi, çünkü ölü olduğumu hiç görmediniz.
Ben bir kere ölmüştüm. Göz çukurlarımdaki bir mezara gömülmüştüm. Hayallerimi, umutlarımı çocukluğumdan kalma bir uçurtmanın kuyruğuna bağlayıp çok uzaklara sürmüştüm. Bitmeyen acılarım için geçmeyen geceler boyunca ben tek başıma üzülmüştüm. Acı dolu çığlıklarımı duymayınca siz, aranızda yaşıyor taklidi yaparak gezinmekten vazgeçip tekrar kendimi öldürmüştüm.
Ben, sahte sevgileri, iki yüzlü dostlukları, yalanı görüp yaşadıkça, tekrar tekrar ölmüştüm. Kaç tabut taşıdım omuzlarımda, kaç ben’in mezarı var yüreğimde bilemezsiniz.
Bilmeyin hiç!
Nasıl öldüğümü de, nasıl yeniden dirildiğimi de hiç bilmeyin siz…

28 Haziran 2016 Salı

İki Yüzlü Tanrı ve Çok Yüzlü Kulları Üzerine



Maske takmak gizlenmek için yüzü, kimliği, ifadeyi ya da ifade edilemeyeni diğerlerinden saklamak için kullandığımız davranış biçimidir. Gizlenmek çoğu zaman vahşî doğada akıllıca bir davranıştır. Canlının yaşamını uzatır, onu av olmaktan korur ama insan doğasında değişik görünüş kazanabilmek için maske takıp gizlenmek, apayrı bir konu ve önemli bir kaygı kaynağı olmanın yanı sıra kişiyi avcı konumuna düşürür.

Hepimiz hayat boyu en az bir kez olsun toplum içinde ortama uygun bir maske takmak zorunda kalmışızdır. Yetiştirilme biçimimizden kaynaklanan, büyüklerimiz tarafından öğrendiğimiz, kabul edilme ihtiyacımızı karşıladığını düşündüğümüz maskelere zaman zaman ihtiyaç duymuşuzdur. Çocukluktan başlayan kendi olamama durumu, büyüklerin onayını alma kaygısı ile ilk masum maskelerimizi çocuk yaşlarda takınmaya başlayarak, bunu hayatımızın çeşitli kesitlerinde sık sık uygulamışızdır. Bunun yanı sıra bir pazar yerini andıracak kadar çeşitliliğe sahip, her ihtiyaca uygun, her türden, her an alıcısı olan bu maskelerden kullanan da dâhil herkes şikâyetçidir.

Dünyada her şey akıl almaz hızla değişirken, her türlü durağanlığı tamamen dışlamış durumdayız. Aynaya baktığımızda aynı kişiyi görmeye, hatta kendi yüzümüzdeki ifadeyle ikinci kez karşılaşmaya bile tahammül edemeyiz çoğumuz. Durum böyle olunca, yüzlerimizdeki değişim hızı da farklı boyutlarda sürüyor ve değişik maskeler edinmek zorunda kalıyoruz.

Oysa kendi olamamak, gerçek kendini gösterememek, maskelerin arkasına saklanarak yaşamak zorunda kalmak çok meşakkatli bir iştir. Kişiyi mutsuz eder, içinde sürekli bir huzursuzluk hali ile ne istediğini, kim olduğunu bilmeyecek duruma getirir. Kişi maske takarak farkına varmadan kendine yaptığı bu kötülüğün yanı sıra bir de çevresi tarafından dışlanır, yalnızlaşır.

Buna rağmen hayatı boyunca maskelerle dolaşan insanlar vardır, bunca şeyin üstesinden gelerek o maskeleri hala çıkarmayışları takdire şayan bir davranıştır doğrusu.

İnsanlardaki bu iki- belki de bir kaç- yüzlülüğü sorgularken,  asıl sorulması gereken soru şu olabilir:
 Belki de aynı şeyleri görmekten sıkıldığı için binlerce kez evreni değiştiren yaratıcı, kendini de değiştirmiş midir? Yani Tanrı, o eski bildik, tanıdık Tanrı mıdır hala?

Onun da bizler gibi, kendini herkese farklı gösterdiği maskeleri var mıdır acaba?

27 Haziran 2016 Pazartesi

İçmek ya da İçmemek

"Küllük bulunmayan bir eve girdiğimde huzursuzluk duyar ve korkarım" der Lin Yutang, "Oda düzenli ve çok temizdir, örtüler yerlerinde, insanlar doğru ve duygusuz olmaya çalışırlar. Ve ben hemen en iyi davranışlarımı takınırım. Yani en rahatsızlık verenlerini..."
Maggin ise "puro içen hiç kimse intihar etmedi" der. Pipo içen birisinin de karısıyla kavga ettiği görülmemiştir. Çok basitir nedeni: ağzında pipoyu tutmaya çalışırken, bir diğerinden daha yüksek sesle bağırıp çağırmak olası değildir ki!

Uyku tutmayan bir sonbahar gecesi dışarıda sağanak yağmur yağarken, çıtır çıtır yanan sobanızın başında, kediniz kucağınızda geçmişi yâd ederken sadece bir sigara eşlik edebilir o anınıza. Ya da sıcak bir yaz gecesinde, bir deniz kenarında, ılık esen rüzgar yüzünüzü yalayıp geçerken, anılar da kalbinizi şöyle bir yoklar. Bir tane, bir tane daha ve bir tane daha...Sırdaşınızdır sigara, en özel anlarınızı paylaştığınız arkadaşınız. Yalnız kalmak istediğiniz zamanlarda bile yalnız bırakmasını istemediğiniz yegane dost.

Sigara içmeyenler içenlerin sigaradan aldığı tinsel etkileri bilip takdir edemezler ve sigara içenlere ikinci sınıf insan muamelesi yaparlar. Onlara göre sigara içmek karakter zafiyetinin bir belirtisidir ve melankolinin başlıca tanılarından biridir. Kendilerinin daha güçlü iradeli, daha üstün ahlaklı olduğunu ve övünecek bir şeyleri olduğunu düşünürlerken insanlığın en büyük zevklerinden birisini kaçırdıklarını hiç fark etmezler. Oysa sigara içmek, dünyanın olanca acımasızlığı, hayatın çekilmez yükü ve yaşadığınız kötülüklerin tümünü son nefesimizi çektiğimiz sigaranın izmaritini küllüğümüzde ezerek söndürdürürken yok etmeye çalışmaktır bir bakıma

25 Haziran 2016 Cumartesi

Yalnızlık ve Gece

Gecenin en karanlık anında yağmurda ıslanmış bir sokak köpeği gibi yapayalnızken, yüzeysel bir ‘nasılsın’ sözüyle başlayan konuşmalar ne kadar da zavallı bir yalnızlık içinde olduğumuzu bir kez daha hatırlatır bize. Bir önceki günün bugünden farkını kim ayırabilir ki? Hep aynı hüzünlü şarkılar, ezberlediğimiz aşk şiirleri, belleğimizde silinmeye yüz tutmuş mutlu günlerin fotoğrafları… Uyku ilaçlarıyla uyuma çabaları, bazen onlara rağmen uyuyamama sıkıntıları kara bir büyü gibi çöreklenir üstümüze. Göğüs kafesine hapsolmuş yürek çırpınmaktan yorgun düşer.
Tekrar, tekrar ve tekrar aynı sarmal.
Birine anlatılsa? Konuşulsa biriyle? Açıklansa her şeyiyle?
Mümkün müdür kelimelerin sesine hapsolmuş olanı anlatmak?
Neyi, nereye kadar anlatabilir insan? Neyi, ne kadar anlayabilir insan?
Susmak gerekmez mi böyle zamanlarda? Susmanın erdemine sığınmak en büyük sığınağımız olmaz mı?
Gittikçe mahzunlaşıp içine çekilen gözlerdeki kederin nedeni kime nasıl anlatılabilir ki?
Belki de en iyisi susmak.
Susmak ve sessiz kalınan her anda bir yolun daha kapanmasına seyirci kalmak, bir köprünün daha yakılmasına göz yummak ve bütün gemileri ateşe vermek….