5 Ekim 2014 Pazar

Bana Bir Yalan Söyle



Bana geçmişimi unutturacak bir yalan söylemek istemişimdir daima.


Yaşadıklarımı unutturacak, yaşadığımı unutturacak, önemsiz bir ayrıntıyı söyler gibi söyleyebileceğim bir yalan söylemeyi kurmuşumdur hep. Öncelikle şaşırtıcı ve inandırıcı olmalı, ben bile inanmalıyım doğruluğuna. Aşırı merak uyandırmalı, biraz da mahremiyet içermeli ki fazlaca soru sorulmasın, soran olursa da hafiften mahcubiyet duysun, sorduğu sorular için içi içini yesin. Evet yesin.


Çok düşünmüş ve istemişimdir bunu ama söyleyememişimdir asla. Hayır, öyle ahlaki kaygılarla değil. Hayatı yalansız yaşadığım için ise hiç değil. Katiyen değil.


Bir yalanın üretilip serpilmesi için uygun fırsatları yakalayamadığım, yalanın kurgusallığını ve insan yapımı doğasını bizzat kendi yaşamımda uygulayamadığım,  bu beceriye sahip olamadığım için belki de.
Evet kesinlikle öyle...

3 Ekim 2014 Cuma

Yaşa(yama)mak

Bu kahpe çağda puşt bir kaderdir şimdi yaşamak
Yalnızlığımla sarılıyorum bir ekim sabahına daha
Yaşamak diyorum, yaşamak
Böyle olmamalıydı.
Mutsuzluk sarıyorum dört bir yanıma
Çirkin yüzlerini gördükçe insanların
Susuyorum. Anlatmıyorum uzun uzadıya dertlerimi
Kırıldığım yerden incitiyorum en masum yanlarımı
Unutmaya çalışıyorum bana dikte edilen o namussuz kederi
Bir çay daha koyuyorum yalnızlığıma

Şimdi çayı daha çok seviyorum

2 Ekim 2014 Perşembe

Annem ve Hayat




                                                 Önce rahminden kopardı beni
                                                 Sonra memeden kesip attı
                                                 Doyamadan kucağına, kaldırıp dünyaya fırlattı
                                                 Hep terk etmeleri öğretti annem bana
                                                 Sevip sarılmak yoktu tabiatında 
                                                 Şimdi sarılmayı denesem de hayata
                                                 Onun kızıyım ben, ondan kalan kötü bir kopya

30 Eylül 2014 Salı

BOYUN EĞİŞİN HİKAYESİ: KADER

Kardeşim yangında öldüğünde konu komşu acımı hafifletmek için mi yoksa gerçekten böyle olduğu için mi “yanarak ölenler cennete giderler, üzülme, o cennetlik” demişlerdi. Bazı kaynaklarca yanarak ölenlerin şehit sayıldığı, dolayısı ile cennetlik oldukları belirtilmekte.


 Peki ya geride kalanlar?


 Kardeşinizi öldüren o alevler her gün yüreğinizi cayır cayır yakarken, siz her gün binlerce kez ölürken sizin yeriniz neresi oluyor ahirettte?


 İşin sırrı levh-i mahfuz ve Lehv-i kalemde!..


  Levh-i-kalem: Üzerine insan kaderinin, olmuş ve olacakların yazılı olduğuna inanılan Tanrısal levhayı; Levh-i- mahfuzu yazan kalem.


 Levh-i mahfuz:  Olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir İlâhî muhafaza levhası; İlahi ilmin aynası, kaderin defteri.


 Kader ha!


 Her daim yoksul ama dürüst insanların oturduğu gece kondu mahallelerinde -yeni deyimiyle varoşlarda-  oturan insanların son sesle huşu içinde dinlediği;  “Her gün isyanım var benim kadere” diyerek ağızlarında sakız yaptığı, “Baştan yaz şu kaderimi, tanrım beni baştan yarat” diyerek bir mevlit kıvamına getirdiği, bunlar ve kader üstüne yazılmış daha nice şarkı ve türküleri dinleyerek, acılarını hafifletmek için kadere hem bir boyun eğiş sergileyip, hem de kendilerini jiletleyerek, kendilerine acı çektirerek kadere isyan eden insanlar topluluğunun sayısı hiç de az değildir.


  Bir taraf çekilen acıları dayanılır kılmak için kadere boyun eğerken, bir taraf şarkılara  türkülere sığınıp içerek, kendini jiletleyerek, intihara teşebbüs ederek acısını hafifletmeyi deniyor. Acıyı en uç boyutlarda yaşayanlar ya da başka bir tabirle acıya katlanamayanlar ise hastanelere, tımarhanelere yatırılıp, ağrı kesicilerle, uyuşturucularla acılarının hafifletilmesini bekliyor.


 Kistik Fibrozis hastalığına sahip olan Amerikalı performans sanatçısı Bob Flanagal ise hastalığı yüzünden o kadar acı çekiyordur ki, acı ile hastalığını eğitmeyi deneyerek,  gösterilerinde sergilediği penisine çivi çakmak gibi üst düzey mazoşist davranışlar sergilemiştir. Sahnede yaptıkları normal insanlar için tahammül edilemez ve korkunç gelse de, o küçük yaşlarda yaşamak zorunda kaldığı hastalığından dolayı acı kelimesinin anlamını hepimizden iyi biliyordu. Onun çektiği fiziksel ve ruhsal acılar onda insanları acıyla yüzyüze getirme isteği uyandırmıştı. Müslüm baba eşliğinde kendini jiletleyenler onu görseler “herif uçmuş” derler, ama sözün bittiği yerde kendini acı ile ifade etmekle, acıya söz kazandırmak arasında pek bir fark yoktur.


 Kadere tekrar dönecek olursak; kendini salt kaderin kollarına bırakmış biri, Müslüm baba eşliğinde kendini jiletleyen biri ya da gösterilerinde penisine çivi çakan Bob Flanagal arasında hiçbir fark yoktur. Hepsinin amacı aynıdır, çekilen acıyı hafifletmek.  

28 Eylül 2014 Pazar

HANGİ AŞK DOLDURABİLİR DOSTLUĞUN YERİNİ?

                                   

Geceleri korkuyla karşılamak yoktu artık ve tedirgin, yorgun, umutsuz sabahlara uyanmak geride kalmıştı.

Gözgöze gelmeden de sevebilmek sır olmaktan çıkmıştı artık. Ne bir aşkı kaybetmeye ne de yenisini bulmaya gösterilen gayreti göstermiyorduk hiçbirimiz.

Hayatlarımızın müşkül hikâyelerini değiştik önce, define aramayı çoktan bırakmış birbirimizde bulduğumuz cevherleri farkına varıyorduk.

İlk görüşte aşkın büyüsü uzaklaşıyordu tarihimizden, bir yanıp bir sönen deniz feneri gibi seslerimiz yalnız olmadığımızın sinyallerini veriyordu. Yalnız değildik artık biz.

Sadece arkadaş olduğumuzu ezberleyerek unutmaya başladık bazen, bazen dostluğun derin sularında yüzdük.

Aşina olmanın çeşitli anlamlarını yaşıyorduk her gece, her gece hasretle bekliyorduk birbirimizi.

Bir yangında kurtarılacak ilk’lere sahip olmanın telaşını taşıyordu kalplerimiz.

Onsuz yapamayacağımız geceler vardı artık, başka kimse ile paylaşamayacağımız mevzularımız bir de…

Derin bir sevdanın alışık izlerini taşısa da özlemlerimiz, oturtmuştuk adını; dosttuk biz.

Hayatlarımıza başka biri girse eksilmeyecek, biri gitse artmayacak bir beraberliğin eşiğinde oturuyorduk kalp kalbe.

 Dışımızda unutulanlar, içimizde unutmak istediklerimiz, biz hep içiçeydik 

Her gece bizbizeydik





25 Eylül 2014 Perşembe

AH BU YALNIZLIK!



Gözlerimi açıyorum, her taraf zifiri karanlık.
Eminim bu bir kâbus değil, çünkü kâbus bile bu kadar karanlık olamaz.
Kaç saattir burada, bu şekilde yattığımı bilemiyorum. Bir an belimin kopmuş olduğu hissine kapılıyorum, belden aşağı yanım yok olmuş sanki. Kıpırdamaya çalışıyorum ama mümkün değil, öylesine acı çekiyorum ki kıpırtısız bir şekilde karanlığa dikiyorum gözlerimi. Ürkütüyor beni karanlık.

Bir an çocukluğum geliyor aklıma. Çok korkardım o zaman karanlıktan. Özellikle de yağmurlu günlerde şimşek çakarken. Annemin yanına gidip korkularımı dile getirmek, beni sakinleştirmesini istemek arzusu duyardım ama hiçbir zaman yapamazdım. Çünkü annem çocukça korkulara anlayış gösterecek duyarlılıkta bir kadın değildi. O yaşlarda öğrenmiştim yalnızlığı, korkularımla yalnız başa çıkmayı. Korkularımla başa çıkmanın kendimce bir yolunu bulup perdeyi aralayarak her şimşek çakışta etrafın nasıl da aydınlandığını görmeyi  eğlenceli bir oyun hale getirmiştim kendimce. Zamanla bu oyun hoşuma da gitmeye başlamıştı. Her tarafın bir anda aydınlanması müthiş bir haz veriyordu. Şimşeğin çıkardığı o korkunç sesi ise Allah’ın insanlara kükremesi, varlığını bu şekilde fark ettirmek istemesi olarak düşünüyordum. Ben daha çocuktum, Allah’ı kızdıracak bir şeyler yapmış olamazdım. Komşuların bahçesinden erik çalmak ve annemin bazı sözlerini dinlemeyip yaptığım yaramazlıklar dışında günahım yoktu. Allah bunun için bana kızmış, kükremiş olamazdı elbette. O yüzden bu kükremeyi kendi üstüme alınmayıp korkularımı böylece yenmiştim. Hatta bazı yağmurlu gecelerde şimşek çakarken saklıca dışarı çıkıp o müthiş anı izlediğim bile oluyordu.

O zamandan bu geceye kadar ilk kez karanlıktan korkmuştum. Duyduğum bu korkuya anlam veremiyordum. Bir kâbus görerek mi uyandım, onun mu etkisiyle böyle korkuyorum diye düşündüm ama ne bir rüya ne de kâbus görmüştüm. Sadece belimdeki acı ile uyanmıştım. Baktığım karanlık büyüdükçe büyüyor beni içine çekiyordu. Böyle korkular duyan kadınların kolunu uzatıp yanındaki adamı uyandırması, onun ışığı yakarak ve sarılıp sakinleştirerek korkularını gidermesini belki de ilk kez kıskandım. Gurur duyduğum yalnızlığım bu gece canımı acıtmaya başladı. Ah, keşke kalkıp ışığı yakacak biri olsaydı yanımda!


Sonra yan odada yatan kızım geldi aklıma, ona seslenmek istedim ama çenem kilitlenmiş gibi.  Bana ait olmadığına yemin edebileceğim hırıltıdan başka ses çıkaramadım ağzımdan. Bir anda ayakucumda şarjda takılı telefonumu anımsadım. Belki kendimi zorlayabilirsem ona ulaşabilir, kızımı arayarak uyandırabilirim diye düşündüm. Belimdeki acı dayanılmaz bir hal alıyordu kıpırdamaya çalıştıkça. Bütün gücümü toplayarak, çektiğim acıyı duyumsamamak için başka şeyler düşünerek, yatakta sürünerek telefonuma ulaştım. Tam kızımın numarasını çevirecekken, ona bunu yapmaya hakkım olmadığını düşündüm. Yan odada yatan annesinin telefonla aramasının ardında ciddi bir sorun olacağını düşünüp korkacak, hem sabah işe gidecek, uykusu bölünsün, uykusuz kalmasın istedim. Rehberime baktım konuşacak, korkumu bana unutturacak bir isim aradım ama kimseyi arayamadım. Kimseyi o kadar yakın görmedim kendime. Telefonun el feneri olduğunu hatırlayıp onu açarak karanlığı bir nebze de olsa aydınlattım Korkum biraz da  olsa azaldı. Belimdeki acı hala dayanılmaz. Bu acıyla sabahı edemeyeceğimi biliyorum. Var gücümle kendimi zorlayarak, sürüne sürüne kalktım yataktan. Duvardan tutunarak önce ışığı açtım ve sonra el feneri yardımı ile salona gidip oranın ışığını açtım. İlaçlarıma ulaşınca zafer kazanmışçasına mutlu oldum. Ağrı kesici, kas gevşetici ilacımı ve belime sürmem gereken jeli alıp gene duvara tutuna tutuna mutfağa gidip su alarak ilaçlarımı içtim. Jeli de sürdükten sonra tekrar odama döndüm. Bu sefer ışığı kapatmadan yatağıma girip ve uzun süren düşüncelerin ardından uykuya daldım.

24 Eylül 2014 Çarşamba

AŞK BiR iKTiDAR SAVAŞI MIDIR YOKSA?

Annemim sözünden hiç çıkmazdım ufakken. Beni döver diye korktuğumdan, beni tuvalete kapatmasından ya da dışarı atarak eve girme cezası vermesinden dolayı değil. Beni artık sevmeyeceğinden korkardım. O zamanlar kâbusların en büyüğü buydu benim için. Yaramazlık yaptığımda annemin gözlerinde gördüğüm birkaç dakikalık o soğuk bakış nasıl da içimi ürpertirdi. Yalnızlık duygusuna kapılırdım hemen. Babamın bizi zaten sevmediği kanısına kapılmış, beni tek sevenin annem olduğunu düşünerek onun sevgisini kaybetmekten korkar olmuştum. Yaramazlık yaptığımda çoğu zaman başımı öne eğer, annemle göz göze gelmemeyi seçerdim bu yüzden.

Sevmediğim insanlara kafa tutmak kolaydı hayat boyu ama sevdiğim birinin soğuk bir bakışı ya da sözü beni yerle bir ederdi. Hep sevdiğim o kişiyi kaybetme korkusuna kapılıp içten içe yalnızlık duygusuna bürünürdüm.

Hayat benim için tersten işledi. Yaşıtlarım okula giderken, sokaklarda koşup oynarken, belli bir yaştan sonra sevgilileri ile el ele dolaşırken ben evde iki çocuğuma bakıp büyütmek zorundaydım. Bunların hiç birini zamanında yaşayamadım.

37 yaşından sonra bu özgürlüğümü kazandım. Sevgililerim oldu, uğruna ölümü göze alacak kadar sevdiklerimdi onlar.  Ağızlarından çıkan her kelimeyi tartıp düşündüğüm, onları incitip üzmekten korktuğum, ufak bir göz kırpışlarında telaşa kapıldığım, sevgilerinden yoksun kalmaktan korktuğum… Öylesine söylenmiş bir sözü bile saatlerce hatta günlerce kafamın içinden geçirdiğim, olumlu olumsuz anlamlar çıkarıp kendimi suçladığım zamanlar oldu. Onun gözlerinden akıveren ilgisiz bir bakış içime küçük zehirli oklar gibi saplandı daima. Sonra üzerimizdeki en büyük iktidarı sevginin ve aşkın kurduğunu fark ettim. Kendimi suçlamaktan vazgeçtiğim, sevgi’li’siz de yaşayacağımı anladığımda, onların bana yaptıkları zulmü, sevgiye açlığımı nasıl da suistimal ettiğini gördüm ve terk ettim onları.

Terk etmek de terk edilmekle aynı etkiyi yaratıyordu toplumca. Açıklama yapmaktan kaçındım, derdimi anlatamadım, utandım, yerlere yapışarak ağladım. Bana böylesine acı çektirme gücünü başkasına nasıl verebilmiştim, uzun uzun sorguladım. Neden bir ilşkinin bitmesi, istemediğin, mutlu olmadığın, yok sayıldığın biriyle yaşamak zorunda olasın ki? Neden biten bir ilişkinin ardından suçlu senmişçesine bir kedi yavrusu gibi kaçıp saklanma gereği duyasın ki?

Sonra bunlarla savaşmayı da başardım. Söylenenleri yok saymayı, yalnızlığından yararlanmaya kalkışan kirli bakışları görmemeyi, kendimi yalnız ve sevgisizken de var edebilmeyi… Aşkın büyüsüne kapılan kadının, erkeğin kendi üstünde bir iktidar kurmaya çalıştığını da işte o zamanlar fark ettim. Evet, erkekler tarafından aşk bir iktidar savaşıydı daima ve ben bu savaştan geri çekilmeyi tercih ettim.

Aşık olduğunuz zaman bütün savunma mekanizmanızın stop düğmesine basıveriyorsunuz ve birileri sizinle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya başlıyor. Bu mudur aşk?
Yoksa kendimizi çıplak, savunmasız, silahsız ruhumuzla önüne koyuverdiğimizde bizi düşman gibi karşılamayıp –sevgilimiz, kocamız, her kim ise- sevgisiyle sarıp sarmalayan mıdır?

Neden bizi üzüp inciten, varlığımızı değersizleştiren insanlara âşık oluruz? İçimizin kuyusuna düşüp de boğulmayan biri ile daha mutlu olabiliriz oysa. Peki, onu nasıl tanıyacağız? Gördüğümüzde onun o olduğunu anlayabilecek miyiz?


Herkes herkese âşık olabilir nihayetinde. Ne mutlu doğru insanı bulabilene, bulamayanlar ise gücü yeten yetene…